Ana içeriğe atla

Bugün Hava Gibi Geçtim Yanından: Fark Edilmemenin Sessiz Çığlığı

Bugün Hava Gibi Geçtim Yanından: Fark Edilmemenin Sessiz Çığlığı

Bazen İnsan Birinin Yanından Hava Gibi Geçer

Uzaktan tanıdık bir yüz görürsün. Adımların kendiliğinden yavaşlar, omuzlarını biraz dikleştirirsin. Yaklaştıkça içinden küçük bir hesap yapmaya başlarsın: Bana bakacak mı, gülümseyecek mi, bir selam verecek mi?

Karşındaki telefonuna eğilmiştir, başka biriyle konuşuyordur ya da kendi düşüncelerinin içinde yürüyordur. Yanından geçersin. O yoluna devam eder. Dışarıdan bakan biri hiçbir şey olmadığını söyleyebilir; zaten gerçekten de görünür bir şey olmamıştır.

Yine de içeride bir şey yerinden oynar. Kimsenin duymadığı bir kapı kapanır. İşte fark edilmemek, çoğu zaman böyle sessiz bir andır: kimsenin kusur bulamayacağı kadar küçük, insanın aklından çıkmayacak kadar büyük.

Bu yüzden insan kendine şunu sorar: Birinin yanından geçmiş olmak neden bazen bu kadar ağır gelir? Görülmediğimiz için mi üzülürüz, yoksa görülmeyi umduğumuz kişi tarafından görülmediğimiz için mi? Ve bu hayal kırıklığı hiçbir yere gidemediğinde, insanın kendi içine dönüp ne yaptığını hiç merak ettiniz mi?

Fark Edilmemek Neden Bu Kadar Acıtır?

İnsan, başkalarının gözünde bir yer bulduğunu hissetmek ister. Bu yalnızca sevilmek ya da beğenilmek isteği değildir; daha basit ve daha eski bir şeydir. Varlığımızın bir yerde karşılık bulduğunu bilmek isteriz. Bir bakış, bir isim, bir “nasılsın” bile bu karşılığı verebilir.

Fark edilmediğimizde ise bu küçük karşılık gelmez ve biz o boşluğu kendi yorumlarımızla doldurmaya başlarız. Neden bakmadı? Beni gördü de görmezden mi geldi? Yoksa bende görülecek bir şey mi yok? Cevap gelmeyen her soru, içimizde biraz daha büyür.

Bir bakışa yüklenen anlam

Bir bakışa gereğinden fazla anlam yüklemek insanidir. Çünkü bakış, sözcüklerden önce gelen en eski iletişim biçimidir. Birinin gözlerinin bizim üzerimizden kayıp gitmesi, söylenmemiş bir cümle gibi kalır.

Ama şunu da unutmamak gerekir: Karşımızdaki insanın o anda neyle meşgul olduğunu bilmiyoruz. Yorgun olabilir, dalgın olabilir, kendi kaygılarının içinde kaybolmuş olabilir. Niyetini kesin olarak bilemeyiz. Yine de bilememek, hissettiğimiz acıyı geçersiz kılmaz. Acı gerçektir; yalnızca nedeni bizim sandığımız kadar kesin olmayabilir.

Görünmez Hissetmek ile Değersiz Olmak Aynı Şey Değildir

Birinin ilgisizliği ile kendi değerimizi çoğu zaman birbirine karıştırırız. Biri bizi fark etmediğinde, sanki bir terazinin kefesine konmuşuz da hafif gelmişiz gibi hissederiz. Oysa bir insanın dikkati, o insanın o andaki hâline, yoluna, derdine bağlıdır. Bizim ağırlığımızla doğrudan ilgisi yoktur.

Görünmez hissetmek bir duygudur; değersiz olmak ise bir hükümdür. Duygu gelir ve geçer, hüküm ise kalıcı görünür. Aradaki farkı hatırlamak, insanın kendine karşı adil kalmasının ilk adımıdır.

Bu, hissedilen acıyı küçümsemek için söylenmiş bir söz değildir. Görülmemenin canımızı yakması çok doğaldır. Yalnızca canımızın yanması ile kendimizi eksik saymamız arasına küçük bir mesafe koymak gerekir. O mesafede nefes alınabilir.

Sessiz Çığlık: Söylenmeyen Duyguların Ağırlığı

Bazı çığlıklar sesle atılmaz. Karşılık bulamamış bir selamın içinde, bir türlü gönderilmeyen mesajın taslağında, yazılıp silinen cümlelerde yaşar. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yoktur; içeride ise söylenmemiş sözlerin kalabalığı vardır.

Söylenmeyen duygular kaybolmaz, yalnızca yer değiştirir. Bir cümlenin dilimizin ucunda kalması, onun içimizde konuşmaya devam etmesi demektir. Gece, yürürken ya da sıradan bir işin ortasında aynı cümleyi yeniden kurarız. Her seferinde biraz farklı, biraz daha cesur, biraz daha yorgun.

Geciken bir mesajın hâli

Geciken bir mesaj, ekrana bakışımızı değiştirir. Telefonu gereğinden sık elimize alırız. Bildirim sesi gelmediğinde bile kulağımız onu bekler. Beklemek, görünürde pasif bir eylemdir ama insanı en çok yoran şeylerden biridir.

Sessizlik de böyledir. Karşı tarafın sessizliği bir yanıt gibi okunur, oysa çoğu zaman yalnızca bir boşluktur. Biz o boşluğu kendi korkularımızla doldurduğumuzda, sessizlik gerçekte olduğundan çok daha yüksek sesle konuşmaya başlar.

Hasretin ve Yalnızlığın Günlük Hayatta Bıraktığı İzler

Özlem ve yalnızlık, büyük sözlerden önce küçük alışkanlıklarda belli olur. Bir insan sofrada ikinci tabağı yanlışlıkla hâlâ hazırlar. Telefon rehberinde bir ismin üzerinde gereksizce oyalanır. Her zamanki yoldan, bir ihtimal karşısına çıkar diye yürür. Yokluk, insanın günlük ritmine kendi izini bırakır.

Bu izlerin birçoğu kimseye anlatılmaz. Çünkü anlatıldığında fazla küçük, fazla gündelik, hatta biraz gülünç görünebilir. Oysa hasret tam da bu küçüklükte yaşar. Aynı duygu alanına şiir üzerinden yaklaşmak isteyenler için blogdaki Sakal Bıraktım Şiiri ve Anlamı yazısı, bir insanın yokluğunun ardında bıraktığı hâlleri düşünmek için ayrı bir pencere açabilir.

Ne var ki hasret her zaman bir ayrılığın ürünü değildir. Bazen yan yana olduğumuz, aynı masada oturduğumuz insanları da özleriz; çünkü onlar bizi görmeyi bırakmıştır ya da biz onlara kendimizi gösterememişizdir. Bu tür özlem, en sessiz olanıdır.

Kalabalıklar İçinde Yalnız Kalmak

İnsanların arasında bulunmak ile anlaşılmış hissetmek aynı şey değildir. Bir kalabalığın ortasında, konuşulan her şeye katılıp gülünen her yerde gülüp yine de yapayalnız olunabilir. Çünkü yalnızlık, çevredeki insan sayısıyla değil, içimizdekini anlatabileceğimiz birinin olup olmamasıyla ilgilidir.

Dostluklar zamanla seyrelir. Eskiden her şeyin konuşulduğu insanlarla artık yalnızca kısa selamlar kalır. Birini kaybederiz; bazen ölümle, bazen mesafeyle, bazen de hiçbir olay yaşanmadan, yavaş yavaş. Geriye, kendimizi anlatacak kimseyi bulamama hissi kalır. Bu temaların şiirdeki yansımasını merak edenler, blogdaki Ölümsüzlüğün Eşiğinde Ölüm Şiiri ve Anlamı yazısına da göz atabilir.

Kalabalık içindeki yalnızlığın ağır yanı, kimsenin bir şey yapmamış olmasıdır. Kimse kötü niyetli değildir, kimse bir kusur işlememiştir. Yine de insan, kendisini yalnızca kendisinin duyduğu bir odada bulur. Bu yüzden böyle bir yalnızlığı dile getirmek zordur: Şikâyet edecek kimse, suçlayacak bir olay yoktur.

Fark Edilmediğinde Kendine Nasıl Dönersin?

Bekleyiş, insanı yavaş yavaş kendisinden uzaklaştırır. Başkasının bir bakışına göre ayarlanmış bir gün, kendi ihtiyaçlarımızı duymamızı zorlaştırır. Ne zaman birinin bizi fark etmesini beklesek, o sürede kendimizi fark etmeyi bırakmış oluruz.

Kendine dönmek, büyük bir kararla olmaz. Çoğu zaman küçük bir soruyla başlar: Ben şu an ne hissediyorum? Neye ihtiyacım var? Bu soruların cevabı bazen bir yürüyüş, bazen bir telefon, bazen de sadece kendi sesimizi duymaktır. Burada bir reçete yoktur; herkesin dönüş yolu kendine özgüdür.

Önemli olan, hissettiğimiz acıyı bastırmadan, ona boyun eğmeden de durabilmektir. “Görülmedim” demek, “değersizim” demekle aynı cümle değildir. İlkini söyleyebilmek insanı hafifletir; ikincisi ise ağırlaştırır. Kendimize karşı nazik olmak, kimsenin bize bakmadığı anlarda da kendi değerimizi hatırlamaya yardım eder.

Bir de şu var: Biz de başkalarının yanından hava gibi geçmişizdir. Bilmeden, yorgunken, düşünceliyken. Bunu hatırlamak, başkalarını mazur görmek için değil, görülmenin herkes için ne kadar kırılgan bir ihtiyaç olduğunu anlamak içindir.

Birinin Seni Görmemesi, Senin Yok Olduğun Anlamına Gelmez

Yazının başındaki sahneye dönelim: Yanından geçtin, o yoluna devam etti. Bu, senin orada olmadığın anlamına gelmez. Yalnızca o anda, o kişinin gözünün seni bulamadığını gösterir. Gözün bulamadığı şey, yok olmuş değildir.

Fark edilmemek acıtır; çünkü hepimiz bir yerde görülmek isteriz. Bunu isteyebilmek zayıflık değil, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Ama kimsenin bize bakmadığı bir an, kim olduğumuzu belirlemez. Değerimiz, başkasının dikkatine bağlı bir ışık değildir; biz yürürken de, kimse görmezken de yerinde durur.

Hava gibi geçmek, belki de her insanın bir gün yaşadığı bir şeydir. Önemli olan, o geçişten sonra kendi yolumuzu yine kendimize doğru sürdürebilmektir.

Hiç, birinin yanından hava gibi geçip gittiğini hissettiğin oldu mu? Yaşadıklarını ve düşündüklerini yorumlarda paylaşmak istersen, bu yazının altında seni dinleyecek bir boşluk var.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sözlerimin Çatısında Sen Varsın: Sevdanın Dile Gelmeyen Hali

Bazen bir insan öyle derinlere yerleşir ki ruhumuza, ondan bahsetmek için sözcükler yetersiz kalır. İşte tam da o anlarda fark ederiz: Dilimizden dökülen her cümlenin, yüreğimizden taşan her duygunun merkezinde o vardır. Sözlerimin çatısında sen varsın demek, aslında "sen benim her şeyimsin" demenin şiirsel halidir. Sevda Dile Nasıl Sığar? Aşk, insanı konuşturan en güçlü duygudur belki de. Ama garip olan şu ki, ne kadar çok konuşsak da, ne kadar çok kelime sıralasak da sevdayı anlatmak imkansız gibidir. Çünkü aşk, kelimelerden önce gelir; o, sözlerin henüz şekillenmediği bir yerdedir - kalbin en derin köşesinde, düşüncelerin en ilk filizlendiği anda. "Sözlerimin çatısında sen varsın" cümlesi, işte bu imkansız anlatma çabasının en güzel ifadelerinden biri. Sanki sözcükler bir evdir ve o kişi, o evin en tepeye, en görünür yere, en koruyucu bölümüne yerleşmiştir. Her söz onun gölgesinde şekillenir, her cümle onun varlığından izler taşır. Çatı Metaforu ve Aşkın Barınağı...

Üstüme Yapışmış Akşam Saatleri: Zamanın En Gizemli Yolculuğu

Gün batımıyla birlikte başlayan o tuhaf his... Sanki saatler tenimize yapışıyor, içimize işliyor. "Üstüme yapışmış akşam saatleri" sözü, belki de hayatın en şiirsel ifadelerinden biri. Peki bu duyguyu kim yaşamaz ki? Akşam Saatlerinin Büyüsü Akşam, günün en duygusal anıdır. Sabahın telaşı geride kalmış, gecenin sessizliği henüz çökmemiştir. İşte tam bu arada, bir tür limbo halinde kalırız. Güneş batarken gökyüzünde dans eden renkler, içimizdeki fırtınaların yansımasıdır sanki. Bu saatlerde zaman kavramı değişir. Dakikalar yavaşlar, anılar hızlanır. Üstümüze yapışan sadece saatler değildir aslında; geçmişten gelen sesler, yarına dair endişeler, şimdinin ağırlığıdır yapışan. Neden "Yapışma" Hissi? Akşam saatlerinin üstümüze yapışması metaforu, psikolojik bir gerçeği yansıtır. Gün boyu bastırdığımız duygular, akşam karanlığıyla birlikte yüzeye çıkar. İşte o zaman: Yalnızlık daha yalnız hissettirir. Gürültülü şehirler bile sessizleşir kulağımızda. Kalabalıkların ortası...